USTMENU
  SÜRYANİ ORTODOKS KİLİSESİ HİYERARŞİ - 12.4.2008

 

Mehmet ŞİMŞEK

Sosyolog-Diyarbakır

Süryani topluluğunda din adamları, ruhbanlar (kehnut), kilisenin ruhani hizmetlerini ifa etmeye, vaftiz, kurban, nikâh ve insanları din yoluna davet etmeye yetkili kılınmışlardır. Saygınlığı ve otoritesi olan dini liderler, kiliseye üye olanların manevi babasıdır. Ruhbanların, bu yetkilerini İncil’de yer alan “baba, beni gönderdiği gibi ben de sizi gönderiyorum. Sizi dinleyen beni dinlemiş olur. Bu arada onlara üfleyerek “Ruh-ül Kudüs’ü alın, kimlerin günahını bağışlarsanız onlar bağışlanmış ve kimleri alıkoyarsanız, onlarınki alıkonulmuş olur”[1] ifadeleriyle İsa Mesih’ten almış olduklarına inanılır. Süryani Kilisesi de bu referanstan hareketle kilise hiyerarşisi ayrıntılı bir şekilde örgütleniş ve geçmişindeki öz­gün koşullardan kaynaklanan tümüyle kendine özgü özelliklere sahiptir. Hem manastır hayatı yaşayan, hem de seküler tipte ruhban sınıfı mevcuttur. Kilisenin en üst yetkilisi patriktir. Süryanilerde, din adamı hiyerarşisi üç kategoriye ayrılır.[2] Bu üç kategori de, kendi içinde basamaklandırılmıştır. Episkoposluk, Papazlık, Diyakosluk

 

A-    Episkoposluk:

1-   Episkopos

2-   Metropolit

3-   Mafiryan

4-   Patrik

Bu kategorideki basamaklar, coğrafik-yönetsel anlamda belirlenen bölgelerde; dini, idari ve sosyal konularda yönetim, yetki ve sorumluluğu gösteren unvanlardır. Bu basamaklarda bulunmanın ön şartı rahip olmaktır. Ancak, her rahip bu basamaklarda bulunma şansına sahip olamayabilir.

Patrik, Süryani Ortodoks cemaatinde en yetkili ve sonrası olmayan makamdır. “patrik” kelimesi, Yunanca patriarkhis (patriyarkis) kelimesinin Arapçalaşmış şekli olup, “en üst dini lider” kavramını ifade eder.[3] Bazı kaynaklarda patrik (batrik) kelimesi, komutan anlamına da gelir. Doğu Hıristiyanları arasında Patrik unvanının, Roma Katolik Kilisesi’ndeki Papa kelimesinin karşılığı olarak kullanıldığını ve onun temsil ettiği misyonu üstlenmiş olduğunu genel hatlarıyla söyleyebiliriz. Patriğin, bulunduğu ve cemaate ait dini-idari işlerin yürütüldüğü merkeze Patrik­hane denilir. Patrikler, patrikhane olarak isimlendirilen ve aynı zamanda bir kilise veya manastır olan yerlerde ikamet ederler.

 
              

 

Süryani patrikleri, seçildikten sonra İğnatiyos ön ismini kullanmaya başlarlar. İğnatiyos adı, m.s. 107’de Roma’da şe­hit edilen Antakya Piskoposu İğnatiyos’un adına izafeten 1293 yılında patrik seçilen Bar Vahip tarafından kullanmasıyla bu gelenek başlatılmış olur.[4]

Mafiryan, Süryanicesi Mafiryono’dur. Süryani kilisesinde, zamanı içerisinde sadece bir tane mafiryan bulunur.[5] Patrik yetkilerine sahip, yönetsel makamı ifade eder. Mafiryan, patrik tarafından takdis edilerek atanır ve Baselios unvanını kullanır. Kilise hiyerarşisinde patrikten sonra gelir. Bu unvan, sadece Süryani kadim Ortodoks Kilisesi tarafından kullanılır. Mafiryan, Doğu’daki Pisko­pos/Metropolit başta olmak üzere, tüm kategorilerdeki din adamlarının takdis ve atama ile görevden alma, yetki sahasına giren bölgelerde tüm piskoposluk görevlerini ye­rine getirme yetki ve sorumlulukları arasındadır.[6] Günümüzde Süryani Ortodoks Kilisesi hiyerarşisinde, mafiryanlık uygulaması sadece Hindistan’da mevcuttur.

Patrikhane dışındaki cemaat üyelerinin yaşadıkları yerler, idari anlamda bölgelere ayrılır. Bu bölgelere matranlık adı verilir. Matran, patrikten sonra gelen, ruhani ve idari yetkileri bulunan makamdır. Matranlık idaresi, piskoposluk birimlerinden oluşur. Günümüzde matran (mıtran) ifadesi ye­rine daha çok metropolit ifadesi kullanılır. Metropolit kelimesi, Yunanca şehir (mitropolitis) idaresinin başındaki kişi anlamına gelir. İs­lam kaynaklarında matran kelimesine,“Hıristiyanlar arasındaki davalara bakan kadı” anlamı verilmektedir.[7] Os­manlı yönetimi sırasında, cemaat içi tüm hukuki davalara bakma ve cezayı uygulama yetkisi metropolitlere verilmiştir. Günümüzde, Sür­yani patriklik merkezine bağlı 27 adet metropolitlik merkezi bulunmaktadır. Metropolitler kutsama ayininden sonra piskoposluk bölgelerine göre çe­şitli Grekçe unvanlar kullanırlar. Bunlardan birkaçı şöyledir: An­takya piskoposları “İgnatiyos, Urfa piskoposları “Severiyos”, Diyarbakır (amid) piskoposları “Timoteos”, Mardin piskoposları “Atanasiyos”, Filüksinos, Musul piskoposları “Baseliyos”, Kudüs piskoposları “Grigoryos”, Halep piskoposları “Diyonosiyos” ünvanlarını alırken, di­ğer unvanlar da şunlardır; Julios, Kurillos, Nikolaus, Malatios, Silvanos, Dioskoros, Ostatheos, Theofilos, Justinos, Klemis, Titos, İvennis Yulios, Kurillos vd.

 

Yeni atanan Metro­politlere yönetme, öğretme ve kutsallaştırma yetkisi verilir. El koyma ve kutsama sözleriyle kutsal ruh verilmiş olur. Bu unvan ile efendi çoban olan Mesih’in yerini alarak onun görevini üstlenmiş olur. Metropolit yerel ve genel kilise misyonundan da sorumludur. Metropolit ataması sırasında Patrik Kuryakos (793-817) tarafından konulan yasayı, iman yasasını ikrar ederek, kilise öğreticilerine itaat edip heretikleri ret edeceğini, Antakya Partiğine saygı gösterip itaat edeceğini açıkça beyan eder. Ayrıca Patrik tarafından yeni atanan Metropolite “sustastikun” denilen bir ahitname verir. Bu belge yeni Metropolite piskoposluk yetkisi vererek, görevlendirildiği abraşiye üzerindeki yetkilerini belirtir. Ayrıca yapması gerekenleri sıralar ve kendisine bağlanan cemaatin kendisine saygı duymaları ve buyruklarına itaat etmeleri gerektiğini belirtir.[8]

Türkiye’de, Midyat, İstanbul, Mardin ve Adıyaman olmak üzere, dört adet metropolitlik merkezi (Abraşiye) mevcuttur. Patrik seçimleri, mevcut bulunan metropolitler arasında yapılmaktadır. Süryanilerde patriklik makamı boşalınca, mevcut metropolitlerden oluşan “Kutsal Sinod” adı verilen kurul toplanır ve metropolitler kendi aralarında birisini patrik olarak seçer.

 

B-    Papazlık:

Keşiş (Ebuna), Horepiskopos. Bu kategorilerde yer alabilmek için, Diyakozluk basamaklarından geçmiş olmak ge­rekir. Diyakozluk sürecinde evlenen kişinin ulaşabileceği en son ruhani rütbe papazlıktır. Papazlar eşinin ölmesi halinde ikinci kez evlenemez. 

Horepiskoposluk rütbesi, daha çok kendisini cemaatine tam anlamıyla kabul ettirmiş ve cemaat dışı çalışmalarında üs­tün meziyetleri bulunan papazlara verilen bir unvandır. Diyakozluk sürecinden geçip evlenmeyen kişi, üst ruhanilerin tensipleriyle rahiplik görevini üstlenir. Ra­hip olanlar; idari ve dini anlamda etkinliği güçlü olan di­ğer hiye­rarşi basamaklarına çıkabilir.          

 

C-Diyakosluk:

1-   Mürennim (Mzamrono)

2-   Okuyucu (Koruyo)

3-   Mürettip (Afodyakno)

4-   Başdiyakos (İncili Diyakoz)

5-   Arhedyakno (Diyakozların Başkanı)

       Bu basamaklarda yer alanlar (diyakoz/şemmas)[9], ge­nel olarak kiliselerde papaz ve piskopos yardımcısı olarak görevlendirilirler. Bunlar yaşça genç ve öğrenim görmekte olup, cemaatin isteği ve metropolitin takdisi ile diyakozluk basamaklarında ilerleme imkânına sahip olurlar. Bu basamaklarda bulunanlardan başlamak üzere bir sonraki basamağa yükselişlerde takdis töreni uygulanır. Bu törenlerin kendine özgü uygulamaları vardır.

 

Yeni görevlere getirilen tüm hiyerarşi zincirlerinde takdis öncesinde tavsiyelerde bulunulur. Kutsal ve evrensel kilisenin öğretici ve babalarının izinde yürüyeceğini, An­takya Patriği ve Abraşiye Metropolitine itaat edeceğini be­yan edip, yanlış öğretiler ve heretik düşünceleri, Elçilerin döneminden dokuzuncu yüzyıla ka­dar olanları teker teker sayarak ret eder.[10] Diyakosluk kategorisinde bulunanların sahip olmaları gereken özellikler ve görevleri şunlardır:

 
1-Mürennim (Mzamrono): Ayin sırasında okunacak ilahilere eşlik eden güzel sesli ve makam bilgisi olan kişi ve kişilerdir. Mürennimlerin 10 yaşını bitirmiş, mihrabın hiz­met kitabını, duaları ve gerekli mezmurları ve Mesihsel öğrenimi almış olmaları gerekir.[11]
 
2-Okuyucu (Koruyo) Pazar günleri, papazın İncil’den vereceği bölümleri cemaatin huzurunda yüksek sesle okur. 12 yaşını geçmiş ve ilköğrenimini yapmış olması gerekir.
 
3-Mürettip (Afodyakno) Kilisenin düzen ve intizamından sorumludur. Ayin sırasında ışıkların yakılması, ortamın tertip ve düzene sokulması işlerini yapar. 17 yaşını bitirmiş ve kilise tarihini öğrenmiş olması gerekir.
 
4-Başdiyakos (İncili Diyakos): Episkoposun oluru ile kilisede hitap ve vaiz görevlerini ifa ederler. Hazır bulunan cemaate önceden takdis edilmiş evharistayı (kutsal kurban) verirler. Ruhbanlık, takdis ve atama merasimlerinde buhurdanlığı tutar, İncil’den gerekli olan bölümleri okur. 23 yaşını bitirmiş, kilise musikisi ve tarihini öğrenmiş olması şartları aranır.
 
5-Arhedyakno (Diyakozların Başkanı): Bu basamakta bulunanlar, kilise papazının birinci derecede yardımcısıdır. Görevleri arasında mezbah diye adlandırılan mihrapta, icra edilen seremoninin yöneticisi durumundadır. Alt rütbede bulunan diyakozların yapacakları işleri belirler. Rabbani bayramlar ve büyük orucun tutulduğu süre içerisindeki rast gelinen Pazar günlerinde, İncil’den “Resullerin İşleri” adlı bölümü sa­dece kendisi okur. Diğer günlerde ise, diyakozlar sı­rasıyla okur. Başdiyakos, okunması gereken bir bölümü, okuması için vermiş olduğu alt rütbedeki diyakoz, bunu yerine getirmede bir mazeret ortaya koyarsa, bu görevi tekrar başdiyakos üstlenebilir, başkasına devredemez. Diyakozlar arasında olabilecek tatsız olayları, ibadet sonrasında soruşturur ve gerektiğinde yaptırım uygular. Başdiyakos rütbesi alacak kişide, 25 yaşını bitirmiş ve kilise hizmetlerini en iyi şekilde kavramış olması şartları aranır.[12]

Rahip ve papazlar için, diyakozluk kategorisinde yer alan özelliklere sahip olma şartları aranır. Bu kategori içerisindeyken evlenenler, rahip olma özelliklerini tama­men kaybederler. Evlenenlerin papazlık kategorisinde yer alma şansları vardır.

Yukarıda ifade etmeye çalıştığımız ruhbanlık kategorilerinin tümünde, “takdis atama”[13] ile vazife verilmektedir. Burada esas olan, liyakat ve cemaatin teklif etmesidir. Ancak, patriklik makamına oturacak kişi, metropolitlerin oluşturduğu meclis (Sinod) seçimleri ile belirlenir. Patriklik, Süryani Ortodoks cemaatinin en üst ruhani makamıdır. Patriklik makamından, başta olmak üzere, en alt basamak olan diyakozluğa kadar, gö­revli olanların; toplum tarafından kabul görmüş olmaları, makamından ve kendisinden beklenen bir takım güzel meziyetlere sahip bulunmaları ve bu meziyetlerini devam ettirmeleri, cemaat üzerindeki otoritelerini belirleyici en önemli unsurdur. Aksi durum ve davranışlarda, ruhbana karşı en ağır formel ve enformel yaptırımlar uygulanır. Cemaatten uzaklaştırma, görevden el çektirme, bazı ibadetleri icra etme yetkisinden mahrum bırakma gibi cezalar verilebilmektedir.[14]

 
           Rahiplik

Rahip kavramı, kilise hiyerarşiyi ifa eden, yönetsel bir anlamdan uzaktır. Ancak, bölgesel anlamda, idari bir mevkide bulunabilmenin belirleyici şartıdır. Rahip, genel anlamda uzlete çekilmiş, kendisini, ibadete vakfetmiş din adamı anlamındadır. Rahiplerin en belirgin özelliği, hayatları boyunca evlenme imkânından kendi kendilerini mahrum etmeleridir. Rahipliğin bir diğer özelliği de, diğer tüm kategorilerde cemaatin önerisi ve üst makamların tensibiyle görev alma söz konusu iken, rahip yaşamını seçme, kişinin kendi tercihi ile ilgilidir. Bu tercih süresi içinde diyakozluk, kâhinlik ve piskoposluk uygulamaları, cemaatin önerisi ve üst ruhani makamların tensiplerine bağlıdır

Hıristiyanlığın ortaya çıkmasıyla beraber, ilk dini kurumlar olan kiliseler, Filistin toprakları dışında inşa edilmiştir. Kudüs ve civarında yaşayan Yahudi kökenli ilk Hıristiyanlar, yeni bir inancın temsilcileri olarak hareket etmekten ziyade, reformist Yahudiler görünümündeydi. Bu nedenle de, diğer Yahudiler gibi ibadetlerini havralarda yerine getiriyorlardı. İsa’nın yeryüzünden ayrılmasından sonra, geride kalan havariler, Yakup’un başkanlığında örgütlenerek düzenli bir cemaat haline gelmişlerdi. Ce­maat üyelerinin sık sık bir araya gelmesi, geçmiş hatıraları anması sonucunda, yeni mekânlar oluşturulmaya başlanmışsa da, ibadet zamanlarında havralar kullanılmaya de­vam edilmiş. Miladi birinci yüzyılın sonlarına doğru An­takya’da inşa edilen kiliseler ikinci yüzyılın sonlarına doğru İs­kende­riye’de oluşturulan ilk kiliseler ile birlikte, bu yeni inancın etkileri, Roma sınırlarını da aşarak, sirayet alanını hızla genişletmiş[15] ve bu dönem yeni bir kurumsal organizasyon ihtiyacı ortaya çıkarmıştı.

Miladi 4.yüzyılın başlarında Bizans İmparatoru Constantin’in Hıristiyanlığa uygulanan baskıları ortadan kaldırması ve bu yeni inancın devletin resmi dini haline getirmesiyle, pek çok kişi Hıristiyanlığın kendilerine sunmuş olduğu inanç esaslarını kabul etmiş, bunun sonucu olarak ta, Bizans’ta bu yeni inancın pratiklerini ifa etme amacına yönelik olarak mabet yapımı hızlanmıştı.[16] Doğudaki durum ise yeni iba­det yerleri yapma girişimleri, Batı’dan farklı olarak gelişmiştir. Geleneksel olarak dini mimari alt yapısına sahip olan Doğu Hıristiyanlığı,  mekânsal yapının inşasından daha zi­yade, bu mekânlarda geliştirilen ve belli bir sistematiğe oturtulan monastik[17] yaşamın gerektirdiği uygulamaları ortaya koyma çalışmaları dikkati çeker.

 
               
  

Dördüncü yüzyıl başlarında bu inanç sahiplerinden bazıları, dünyevi otoriteyi tanımak istemeyişlerinden çöllük, dağlık gibi ıssız yerlere çekilerek, semavi otoriteye bağlanmayı tercih etmeye başlamışlardı. Böylece Suriye ve Mı­sır çöllerinde, Sina Yarımadasında, Kapadokya’da, Güneydoğu Anadolu’da Turabdin bölgesinde manastırlar inşa edilmeye başlanır. Bu hareketin ortaya çıkmasının temelinde Gnostisizim[18] anlayışının bulunduğu ve hare­ket gücünü Gnostik felsefeden almıştır.[19] Bu hareketin oluşmasında da esas ne­den, kilise üzerinde dünyevi otoritenin hâkimiyet kurma çabalarının bir sonucu olarak, mezhepsel farklıkların iktidarlarca kullanılmasını engelleme çabasıdır. Manastırların karakteristiğini belirlemek için kullanılan bu hareketin önde gelenleri, Yuhanna Krysostomos, Theodoret, Aziz Antonius ve benzerleriydi.[20] Yu­nanca, yalnız anlamına gelen Monos’tan türetilen Monakos adlandırması, mün­zevi bir yaşamı seçen rahipler için kullanılıyordu. Bu adlandırma ayrı ayrı ve monesterion denilen hücrelerde yaşayan rahipleri tanımlar. Monesterion’dan manas­tır kavramı türetilmiştir.

Manastır yaşamına ilişkin ilk uygulamaların, Mısır kaynaklı olduğuna dair ifadeler bulunmakla birilikte, Su­riye ve Mezo­po­tamya geleneğine sahip uygulamaların, Mısır’da oluşturulan geleneğe kaynaklık ettiğini, ancak zamanla Suriye geleneğinin unutulduğunu ispatlamaya çalışan[21]çalışmaların, haklı dayanaklarını görmek mümkündür.

Monastiklerin, özellikle Mısır çöllerinde oluşturmuş oldukları dini mekânlar, yerel göçebe Hıristiyanların daha çok ilgilerini çekiyordu. Bunun nedeni, kentlerde oluşturulmuş olan kiliselerde, Yunaca okunan ilahi ve duaların yerliler tarafından anlaşılmasındaki zorluklardı. Bu nedenledir ki, yerli Hıristiyan unsurlar, ibadet sırasında gündelik yaşam dilinin kullanıldığı çöl manastırlarını daha çok tercih ediyorlardı.[22] 

 
                 

 

Mısır gnostisizminin tarihsel kökleri, ikinci yüzyılda yaşamış Valentinus ve Basilides adlı iki öğretmene dayandırılır. Hıristi­yanlık öncesi paganlık çağından kalan inançları temel alan ayrıntılı bir dinsel tarikat kuruluşu olup, buna Hıristiyan’ca bir gö­rünüm vermek için kendi inançlarını kutsal kitapların terimleriyle kaynaştırmışlardır.[23] Gnostik öğretilere göre, İsa yalnızca görünüşte insan bedenine bürünmüştü ve aslında dokunulabilir ve maddi bir varlığa sahip değildi. Çarmıha gerilmeye ve ölümüne gelince; onlar ya İsa’nın bir yoldan bu acıdan kurtarıldığını, ya da Judas İskoryot veya Cyreneli Simo’nun İsa olarak bedenlendiğini öne sürerler. Gnostisizim Mısır’da uzun süre yaşamış ve sonunda Maniehizm‘in Tanrının ikili niteliği doktriniyle kaynaşmıştır.[24] Bu dönemde Mı­sır’daki manastır yaşamının, çevresine örnekler teşkil edecek düzeye ulaşan büyük ünü nedeniyle, Suriye manastır hayatını gölgelemiştir. Suriye geleneği, kendine özgü yerel kökenlerini süreç içerisinde unutmasından dolayı, Suriye-Mezopotamya manastır hayatının kökenleri, bütün olarak Mısır kaynaklarına bağlanır.[25]

Süryani manastır yaşamını inceleyen çalışmalarda göze çarpan özellik, monastik yaşam şeklinin bu mekânlarda uygulanmış olmasıdır. Bu yaşam örneklerinin tarihsel süreçte Mısır’dan alındığı ve Suriye’de bulunan Süryani manastırlarına uyarlandığı şeklindeki yorumlar dikkati çeker. Bununda temel dayanağı, Süryani inanç sistematiğinin ortaya çıkması ve gelişmesinde büyük katkıları bulunan, Süryani Mor Afrem ile Mor Evgin’in, Mısır’a yapmış oldukları yolculuktur.

Süryani geleneğine göre ise, dinsel mekânlar anlamında, manastırlara özgü yaşam sistemini Mezopo­tamya’ya, özellikle de, Turabdin bölgesine gelmesinde, Keşiş Mor Evgin (Eugnios)’in öncülüğünde, yetmiş öğrencisiyle birlikte başlamış olduğu kabul edilir. Mor Evgin’in[26] yaşam döngüsünde, IV. yüzyılda Mısır sitilinde manastır hayatının Me­zopo­tamya’ya nasıl getirildiğini ay­rıntılı olarak görmek mümkündür.

Manastır yaşamına ilişkin ilk uygulamaların, Mısır kaynaklı olduğuna dair ifadeler bulunmakla birilikte, Su­riye ve Mezo­po­tamya geleneğine sahip uygulamaların, Mısır’da oluşturulan geleneğe kaynaklık ettiğini, ancak zamanla Suriye geleneğinin unutulduğunu ispatlamaya çalışan[27]çalışmaların, haklı dayanaklarını görmek mümkündür.

Ortadoğu’nun Asya uzantılarındaki ilk manastır yaşamından söz edilirken, Ya­kubi, Nasturi, Süryani, Doğu Süryani, Monofizit ya da Diofizit şeklinde bir ayıma tabi tutulmadan söz edildiği de bir gerçektir.[28] Kristolojik tartışmaların henüz gün yüzüne çıkmadığı bu ilk dönemlerde, manastır yaşamının şekillenmeye başladığını ileri sürmek mümkündür. Bu tartışmalar ekseninde, yukarıda belirtilen kavramların tümü, İsa’nın tabiatını açıklamaya yöne­lik olarak ortaya atılan “Kristolojik” tartışmaların bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Bu çerçevede her manastır, aynı zamanda bu tartışmaların odağında da yer almıştır.

 
           Süryanilerde Rahiplik

Gerçek anlamıyla manastır yaşamının Süryani rahiplerce benimsenmesi, IV. ve V. yüzyıllarda olduğu ileri sürülmektedir.[29] İlk zamanlarda Süryani kilisesinde manastır yaşamını sürdürenlerin ortak eğilimi, koyu bir çileciliğe dayalı olmasıdır. Süryani hagiyografisi (evliya menkıbeleri) Mor Ev­gin, Aziz Yakup Burdono ve daha da ötesine, birçok çileci rahibin hayat hikâyesiyle dolup taşar. Ancak, Süryani çileciliğine dayalı rahipsel yaşam örneklerinde en çarpıcı olanı, dünyadan elini eteğini çekerek, kendileri için diktikleri ya da antik sütunların tepesinde yalnızlıklarını sürdüren azizler sınıfının ortaya çıkışıdır.[30] VI. yüzyıldan sonra, rahip yaşamında en belir­gin uygulama olan bekârlık geleneğinin katı bir şekilde uygulanmaya devam etmesidir.[31] Bununla birlikte, yoksulluk, per­hiz, sessizlik, dua, saflık, temizlik, ağır işlerde çalışma gibi kurallar, rahip yaşamının kuralları haline gelir. Günde yedi kez dua edilmesi, et ve şarabın kullanılmaması, basit giysiler kullanılması da kurallar arasındadır. İlk dönemlerde rahip giysisi, tunik, kemer, külah, sandalet ve pelerinden oluşmaktaydı. Boyuna asılı tahta bir haç ve ba­sit bir asa kullanılıyordu[32] Hiç kuşkusuz, günümüze gelinceye dek, çe­şitli uygulamalar benimsenmişse de, bekârlık uygulaması kesintisiz olarak uygulanmaktadır.

Başlangıçta, Hıristiyanlık inancına kaynaklı eden eği­tim kurumlarındaki uygulamalar, temelde dini ağırlıklı idi. Bu okullarda aynı zamanda, dünyevi ağırlıklı Yunan bilimlerine ait bilgiler de öğretiliyordu. Miladi 270 yılında Antakya’da ve Kay­seri’de, ardından yirmi sene kadar sonra Nusaybin’de kurulan okullar bu meyanda zikredilebilir. Miladi 590 yılından itibaren, Nusaybin okulunun düzenlemeleri ile dini ilimler ile din dışı kabul edilen fen ilimleri –tıp, astronomi, kimya, vd.- birbirinden ayrılmış ve birbirinden bağımsız öğretilmeye başlanmıştır. Bununla birlikte zaman zaman rahip tanımlamalı din adamları, dini eğitimle birlikte, aynı zamanda da tıp, astro­nomi, felsefe ve benzeri bilgilerin tahsilinde bulunmuş kişiler olarak ta görmek mümkündü.[33] Din eğitimi veren kurumların arasında manastırlar, hiç kuşkusuz başta geliyordu. Manastırlar, din eğitiminin verildiği ve din adamlarının yetiştirildiği eğitim yuvaları idi.[34] Hıristiyan teolojisinin oluşturulmasında, bu eği­tim kurumlarında ye­tişmiş olan rahipler büyük bir etki sahibi olmuşlardır.

 

Sür­yani kilisesinde, III. yüzyılın ortalarından başlayarak, IV. yüzyıla kadar rahip, rahibe, keşiş ve piskopos tanımlamalı din adamlarının çoğaldığına, manastır ve kiliselerin alabildiğine inşa edildiği baka bir dönem görülmemiştir. Monastizmin bir hayat tarzı haline gelmesi de, bu dönemin en belirgin özelliğidir.[35] Kutsal yaşamın öğretildiği manastırları, ya­şam alanı olarak tercih edenler için kullanılan çeşitli Süryanice terimler ki bunlar aynı zamanda, protomonastik geleneğin teknik terimleridir. Şöyle ki;

     1-İhidaya; Bir, yalnız anlamına gelir. Tümden inzivaya çekilmiş, münzevi ya da yarı münzevi hayat süren kişi anlamındadır. Bir manastırda yaşayan rahip ya da dayroyo terimine zıttır. İhidaya’nın eski Süryani proto-monastizim içindeki anlamı; tekil, birey, eşsiz, tek bir amaç güden, yürekten bölünmemiş ve dinsel sebeplerden ötürü evlenmemiş anlamlarına karşılık gelirken, Süryanice Yeni Ahit’teki ihidaya, her şeyden önce İsa’nın unvanıdır. Bu itibarla, kelimeyi, İsa’nın takipçisi, izleyicisi anlamında tek ve evlenmemiş anlamındadır.

     2-Bthulta, bthula; bakire anlamında olup, hem kadına, hem de erkeğe özgü kullanılabilir.

     3-Qaddisha (kutsal); cinsel ilişkiye girmeyen evli kişi.

     4-Qyama; Bnay qyama, yeniden dirilmeye iman edenler anlamına da gelir. Qyama, ant-yemin anlamına da kullanılır. Qyama, kutsal yaşamın bir şeklini gösteren “ba­kire” olarak veya teknik anlamda qaddishe olan, saflık yemini olan bir gurup insan anlamında görülür.[36]

 Rahiplik, kaynağını İncil’den almış olup, dünyevi endişe ve ihtiyaçlardan uzak durup, tüm varlığını ortaya koyarak, incili yaşamak ve yaymak adına, kendini adayan kişi anlamında kullanılmaya başlanmıştır[37]

Bu genel özellik belirten kavramlar dışında, manastır yaşamında tercih edilen durumlara göre isimlendirmeler de bulunmaktadır. Bunlar, rahiplerin öznel durumlarını ifade etmek için kullanılır.

1-Hbişoye: Kendini ibadette bulunma amacıyla hapsetme.

2-Hınvoye: Sürekli ibadet ile meşgul olma.

3-Estunoye: Kendini yüksek kulelere hapsetme.

4-Madbroye: İbadet amaçlı olara çöllerde yaşama.

5-Abile: Sürekli olarak yas durumunda bulunma.

6-Nuğrite: Kendi kendini unutma, kendine yabancılaşma.[38]

Antakya Süryani Kilisesinde rahiplik uygulaması üç farklı yoruma sahiptir. Kilisenin oluşumunda kalıcı etkinliğe sahip dini önderliklerin ortaya koymuş oldukları ekol/tarikat uygulaması ile rahiplik yaşamına ilişkin uygulamalar ortaya konmuştur. 1- Efrem’liler 2- Antun’ililer 3- Suruç’lular.

 

Efrem’liler, Nusaybinli Mor Efrem/Afrem ekolüne mensup olanlar, tüm yaşamlarını çocukların eğitimine vakfetmiş olan rahiplerdir. Eğitimin yanı sıra yetim, dul ve hastalara yardım etme sorumluğunu yerine getirirler. Bu ekole sahip rahiplerin bir özelliği de, kâhinlik rütbesini almamalarıdır. Kilisede dini sakramentlerin yerine getirilmesinde yetkisiz olmalarıdır. Mor Afrem’de hayatının sonuna kadar diyakos rütbesinde bulunmuş, kâhin olmamıştır.

Antuni’liler, Mısır’da yaşamış olan Mor Antonyus’un ekolüne mensup olanlar, insanlardan uzakta münzevi bir yaşam sürmek, sabır ve alçak gönüllülük içerisinde tüm zamanlarını oruç, namaz ve uykudan uzak kalınarak gerçekleştirilen bir özelliğe sahiptirler. Dini metinlerin, Mezmurlar ve İncil’in okunması dışında herhangi bir eğitsel davranış içinde bulunmazlar. Bu ekole mensup olan rahipler arasından da kâhin, metropolit ve patrik seçilmemiştir.

Suruç’lular, Suruçlu Mor Yakup’un ortaya koyduğu ekolun takipçisi olan bu rahipler, dini ilimlerin yanında, felsefe, tıp, mühendislik ve diğer sosyal ilimlerle yakından ilgilenmişlerdir. Piskopos veya metropolit gibi yönetsel mevkilerde bulunmak üzere görev alabilmişlerdir.[39]

Diyakosluk aşamalarından geçen rahip adayı, askerlik vazifesini ifa edinceye kadar, kâhinlik rütbesi verilmez. Nedeni ise, beslenme rejiminde önemli bir yer tutan hayvansal et yememe durumuna halel getirebilecek bir ortamın oluşması endişesidir.

Rahiplik yaşamına karar veren kişi, kubahtho adı verilen, üzerinde on iki adet haç işlemesi bulunan bir başlık kullanır. Alın üzerinden başlayan ve arkadan boyun bölgesine doğru sarkan başörtüsü kullanır. Bu başlığı zorunlu olmadıkça çıkarmaz. Günlük yaşamında siyah renkli gömlek ve pantolon kullanırken, kilise ortamında yapılan dua ve ayin uygulamalarında, bulunduğu diyakosluk rütbesine uygun giysilerini kuşanır. Süryani kilise tarihinde önemli yer tutan bazı şahsiyetler, yaşamlarının sonuna kadar diyakosluk rütbesini aşmamak üzere kilisede rahiplik durumlarını muhafaza etmişlerdir. Rahiplik, bir yaşam anlayışıdır. Her rahip, kâhinlik derecesine ulaşma gibi bir tercih ile bu yaşama başlamaz. Kâhinlik, cemaat ve üst ruhanilerin ortak karaı ve rahibin buna hazır olması ile varılabilecek bir sonuçtur. Ancak günümüzde, kilisenin ihtiyaç duyduğu din adamı formasyonuna sahip, eğitilmiş birey arzı oldukça kısıtlı olmasından dolayı, kâhinlik rütbesine namzet görülen, süreçlerinden geçmiş diyakos rahipler, geciktirilmeden kâhin rahipliğe atanabilmektedir. 

 

Rahip Atama (Resamet) Töreni

Rahiplik geri dönüşü olmayan bir yaşam rengine bürünmek, cemaat sorumluluğunu omuzlamaktır. Diyakosluk sürecinden geçen rahip adayı, eğitimi süresince yerleşik bulunduğu ve tüm yaşamını geçirmek üzere sözleşeceği manastırın günlük yaşam kurallarına uygun hareket eder. Gündelik yaşamında ibadet, perhiz, verilen diğer görevleri tam olarak yerine getirme gibi olağan sayılabilecek yaşam ritmi, bir kabullenişin ifadesi halini alır. Uzunca bir süre devam edecek olan manastır eğitimi çerçevesinde, dini yaşamın tüm kuralları pratize edilerek öğrenilir. 

 
                
 

Diyakosluk süreçlerinden geçen rahip adayı, kâhinlik atamasına karar verilmesiyle yeni bir aşamaya geçiş yapar. Bu tören ikinci vaftiz olarak değerlendirilir. Kâhinlik sırrını alan kişi silinmez tinsel bir kişiliğe bürünmektedir. Bu durum yinelenmez ve geçici olarak verilmez. Bu yeni durum cemaat üyelerinin olduğu kadar, rahibin ailesi için de özel ve anlamlı bir zaman dilimidir. Atama (resamet) töreninin yapılacağı zaman ve yer konusunda cemaat bilgilendirilir. Rahip adayı, tören öncesi bitmek üzere, kesintisiz ve yoğun sürecek olan ve aynı zamanda dış dünya ile iletişim imkânlarının kesildiği bir ortamda, yapılacak olan resamet törenine hazırlanır. Rahip adayı, tören öncesinden başlamak üzere, kırk gün süreyle oruçlu olmak zorundadır. Bu süre içerisinde perhiz uygulaması kesintisiz devam ederken, yaşamı boyunca uzak kalacağı et yememe orucu ise çoktan başlamıştır.

Pazar ayini öncesinde, resamet töreninin yapılacağı manastıra, davetli, davetsiz misafirler gelmeye başlar. Tüm ince ayrıntıları düşünülmüş olan hazırlıklar, havanın kararmasıyla başlar. Bayanlar ve manastırda yaşayan öğrenciler, rahibeler, tören sonrasında misafirlere verilecek olan yemeğin hazırlanmasında işbirliği yaparlar. Bu yemeğin masrafları, rahip aydının ailesi tarafından karşılanır. İmece usulüyle başlanan çalışmalar gecenin ilerleyen saatlerine kadar devam ederken, diğerleri doğunun kendine has sohbet makamlarını kullanarak, geçmiş anılar ve gelecek hayallerini seslendirme imkânını bulurlar.

Törenin Pazar günü yapılması zorunludur. Pazar ayini sırasında, rahip adayı, manastır yaşamında kullandığı günlük kıyafetleriyle ayin salonunda bulunan, dua ve ilahilerin okunduğu sehpanın (gudo) yanında ve ayakta durmak üzere yerini alır. Metropolitin hazır bulunduğu ve yönettiği, cemaatin büyük katılımıyla icra edilen Pazar ayininin sonlarına gelindiğinde resamet törenine başlanır. Tören başlangıcında Eski ve Yeni Ahit’ten belirlenmiş olan bölümlerden, Elçilerin Mektubu, Yaratılış 12, Peygamber Yeremya, apokriflerden Bar /Asiro 2/1-14, (Sirak Kitabı), Yeşaya 18, Pavlos’un Kolesiuslulara 3/1-17 ve Luka İncil’inden 14/25, 15/11 pasajları okunur. Diyakosların başladıkları Kam Şafir ilahisine kâhin olan diğer ruhbanlar devam ederek takdis ayinine başlanır.

 

Ataması yapılacak olan rahip, kutsal ve evrensel kilisenin öğretmen ve önde gelen babalarının izinde yürüyeceğini, Antakya Patriği ve abreşiye metropolitine itaat edeceğini beyan edip, yanlış öğretiler ve sapkın düşünceleri, elçilerin döneminden dokuzuncu yüzyıla kadar olanları teker teker sayarak ret eder. Ayin sırasında, mihrabın önünde yer alan ve ayakta durarak, günlük giysileri içindeki rahip adayı, diyakosluk rütbesini gösteren giysileriyle, mihrabın sol tarafında, iskemlede oturmakta olan metropolitin önüne gelir. Sağ dizi yere değecek şekilde çömelir. Sağ diz kapağı yerde, ayak bileği bükülü iken, sol ayağından destekli bir vaziyette bulunur. Bu sırada mihrabın içinde ve dışında bulunan diğer din adamları sesli olarak dualar ilahileri terennüm ederler.

Metropolit saç kesimi için rahip adayını mihrabın içine davet ederken “sevgili kardeşim, İsa Mesih’in bize öğrettiklerini almak için seni çağırıyorum”, rahip adayı, “ben kendimi, kendi isteğimle Allah’a adıyorum, senin aracılığınla adıyorum” der. Metropolit, rahibin saçlarından ön, arka, sol ve sağ taraflarından birer tutam saç keser.

Metropolitin önünde diz çökmüş vaziyette bulunan rahip adayı, metropolit tarafından kendisine uzatılan, daha önceden hazırlanmış bulunan metnin ilgili yerine kalemle haç işareti çizer. Bunu takiben, metropolit ayağa kalkarak, elindeki haçı, rahibin başı üzerinde tutacak şekilde dualar okur.

Rahibin annesi ve ailesinin diğer bayanları, mihrabın sağ tarafında oturmuş ve diz çökmüş vaziyette, okunan dua ve ilahileri gözyaşları eşliğinde takip ederken, babası ve diğer erkek yakın akrabaları, mihrabın sol tarafında ve ayakta okunan dualara katkıda bulunurlar.

Diz çökmüş vaziyette bulunan rahip adayı, ayağa kalkarak, belden bükülü vaziyette, metropolitin önündeki duruşuna devam eder. Metropolit, rahip adayının baş ve omuzları üzerine gelecek şekilde tutulan İncil’den ayetler okur. Daha sonra, metropolit, kendi üzerinde bulunan pelerinini kaldırarak, rahip adayını içine alacak şekilde üzerine örterken, kutsal ruhun gelişini sembolize edecek şekilde her iki elini ve parmaklarını titrek bir şekilde, rahip adayının başı üzerinde hareket ettirir. Bu esnada mihrabın perdesi kapatılarak, diyakoslar tarafından getirilen özel giysileri metropolitin kutsaması ile rahip adayına giydirilir. Bundan sonraki tüm ayin uygulamalarında giyineceği kâhinlik elbiseleri giydirilir. Metropolit iki rekâtlık secde kılar. Hazır bulundurulan su ile ataması yapılan rahibin ayaklarını yıkarken “Kutsal ruh ve hayat suyu sendeki bütün şeytani kötülükleri yıkasın”. Ayakları mendille kurulanırken, “Mesih senden tüm kötülükleri silsin” sol ayağına terlik giydirirken, Allah sana İncil’i müjdelesin, sağ ayağına giyerken Allah sana göksel güç indirsin, şeytani güçleri ayaklarının altına alsın” der. Kâhinlik giysileri üzerinde bulunan rahip, metropolitin elini öperek mihrabın önüne gelir.  Cemaate teşekkür konuşması yapan rahip, metropolitin elinden kutsal şarap ve ekmeğin içine konulduğu kadeh ve tepsiyi alarak, cemaati kutsar. 

                 

 

Rahip, cemaatte hazır bulunan bayanların seslendirdiği zılgıtlar eşliğinde, mihraptan aldığı buhurdanlık ile cemaatin arasına karışır. Kendisine yöneltilen saygı jestlerini başını eğerek karşılarken, kilise çıkışında cemaate şekerlemeler ikram edilir.

Elindeki buhurdanlık ile manastırın divanhanesine yönelen rahip, diğer diyakoslar eşliğinde, divanhanenin kapısı önünde beklerken ilahiler seslendirilir. Divanhanede bulunan metropolit ve diğer ruhbanlar ile sivil cemaat üyeleri yeni rahibi ayakta karşılar. İlk önce metropolite yönelen rahip, sırasıyla hazır bulunanlarla selamlaşır. Sivil cemaat üyeleri, yeni rahibin parmak uçlarına dokundurdukları parmaklarını öperek alınlarına değdirmek suretiyle, bereket ifadesi olan “barıhmor ebuna” ifadesini tekrar ederler. Yeni rahip, anne ve babası dâhil olmak üzere, sivil olanların elini öpmez, anne ve babası ile diğer aile bireylerinden, rahipten yaşça büyük olanlar, rahibin sadece yüzünü öpebilir.

Akşamdan hazırlanan yemekler, sabah kahvaltısı yapılmadan iştirak edilen Pazar ayini sonrasında,  tüm cemaat üyelerine ve davetlilere ikram edilir. Öğlen vaktine kadar uzanan manevi ortam, davetlilerin ayrılmasıyla, manastır alışılagelen sessizliğine terk edilir.

 



[1] Yuhanna İncili 20.21

[2] Samuel Akdemir, Dini Kurallarımız, Baha Matbaası, İst. 1972, s. 80; Gabriyel Akyüz, Tüm Yönleriyle Süryaniler, Anadolu Ofset, Mardin 2005, ss. 230 – 231

[3] Levent Öztürk, İslam Dünyasında Hıristiyanlar, İz Yay, İst. 1988, ss. 64

[4] A.Suryal Atiya, Mezopotamya’da İlk Doğu ve Batı Süryani Kiliseleri Yakubi, Nasturi, Maruni. Nsibin Yay. İsveç 1995,  s. 39

[5] Nihat Durak, Süryani Ortodoks Kilisesinde İbadet, Yayınlanmamış Doktora Tezi, Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü. İst. 2000 s. 157

[6] Atiya, age. s. 39

[7] Öztürk, age. Ss. 63

[8] I. Afrem Barsavm, Saçılmış İnciler, çev. Zeki Demir, İst. 2005, s.  99

[9] Yunanca “chamocho” kelimesinin Arapçalaşmış şeklidir. Öztürk, age. 63; Hizmetli, kiliseye hizmet eden, ayin yönetme yetkisi olmayanlar anlamına gelen diyakos kelimesinin Süryaniler arasında kılanlımı daha çok şemmas şeklindedir.

[10] I.Barsavm, age. s. 99

[11] Hanna Dolapönü, Şemmasların Rütbeleri, çev. Hanna Aksöz, Mardin, 1960 Ss. 4

[12] Dolapönü, a.g.e. ss. 4 -5

[13]  metropolitin kâhinlik sırrını alacak olan kişinin başına ellerini koymasıyla yapılan özel ayin

[14] Öztürk, age. s. 66

[15]İbrahim Sümer, 1-4 Yüzyıllarda Süryani Kilisesi Tarihi ve Bazı Edebi Metinler, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi,  Harran Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü. Şanlıurfa, 1996, s. 42

  [16] Öztürk, age, s. 59

[17]Monastik: Manastırların karakteristiğini belirtmek için kullanılan bir kavramdır. Dünyevi otoriteyi tanımak istemeyen Hıristiyanların dağlık ve çöllük bölgelere çekilerek semavi otoriteye bağlanmayı tercih ile oluşturulan mekânsal alanları ifade eder

[18] Gnostisizim: Tanrı, alem, insan ve bunların birbirleriyle olan ilişkilerini kendine has kutsal esoterik (gizli) bilgi doktrini temeline dayalı olarak açıklamayı ilke edinen dini felsefi gelenek. Temel inanç esasları ve ibadet şekillerinde gnoatisizmin hâkim olduğu Sabilik, Maniheizm, Hermetisizm ve benzeri gelenekler gnostik dinler olarak adlandırılır. Gnostik: Geniş anlamda âlem, insan, tanrı ve kurtuluşa ilişkin esoterik ve mistik kutsal bilgiye sahip olduğunu iddia eden kişi ya da akım. Dar anlamda ise kült ve ritüellerinde, Gnostisizm olarak adlandırılan dinsel geleneğe yer veren akımlardan herhangi biri veye bu akımlara tabi olan kişi. Şinasi Gündüz, Din ve İnançlar Sözlüğü, Vadi yay. Ank. 1988, s. 143

[19] Erol Sever. İslam’ın Kaynakları, Kaynak yay. 2. Basım İst. 1995, s. 121

[20] Sever age. s. 122

[21] Brock, age. s. 131

[22] Sever age. s. 122

[23] Atiya, age. s. 55

[24] Atiya, age. ss. 56–57

[25] Sebastian Brock “The Luminous Eye, The Spiritual World Vision of St. Ephrem The Syrian”, Michigan, 1992, çeviri Ömer Şimşek, ss. 131–132

[26] Geleneksel anlatıma göre, Kızıl Deniz’e yakın Klisma kentinde IV. yüzyılda yaşamış olan Evgin, Paşomyan Manastırına çekilmeye karar vermeden önce bile, azizlik örgüsü içinde bulunan bir şahıstır. Evgin, Aziz Paşomiyus’un bir öğrencisi olduğu ve yüzyılın ortalarında manastır yaşamı sistemini İran ve Suriye’ye geçirdiği kabul edilir. En sonunda Nusaybin’in kuzeyinde Mezopotamya’nın yukarı vadilerinde 70 arkadaşıyla birlikte yerleştiği ifade edilir. Aziz Suryal Atiya “Ac Citawoto Yacqubayto, Naşternayto, Marunayto b Bet-Nahrin (Mezopotamya’da İlk Doğu ve Batı Kiliseleri Yakubi, Nasturi, Maruni), Nsibin yay. İsveç 1995, s. 75

[27] Brock, age. s. 131

[28] Atiya, age. s. 20

[29] Rahiplik yaşamıyla ilgili olarak, Süryanilerin büyük teologu Mor Afrem (m.s. 316–373), şu tavsiyeler de bulunur. “Dağlarda yaşayan münzeviler, çölde yaşayan İsa gibi, vahşi hayvanlardan ve açlıktan korkmadan yalnızlık, iman ve ibadet içinde hayatlarınızı devam ettirin. Böyle yaşadığınız takdirde, şehrin günahkâr pisliğine bulaşmamış olacaklarını, dünyanın boyunduruğundan ve arzunun zorbalığından kurtulmuş olacaklarını bildirir.” Judah Benzion Segal, Edessa(Urfa) Kutsal Şehir, İletişim yay. İst. 2002, s. 132; Atiya, age. s. 208

[30] “Bunlar Grekçe sütun sözcüğünün Batı dillerine çevrilmesiyle sütuncu anlamına gelen (stylites) sıfatıyla anılır. Bu yaşama biçimini yaratan ve yayan St. Simeon Stylites olduğu söylenir.” Atiya, age. s.208

[31] “Onlar perhiz yapmak, namuslu olmak, yanlıca aileleri veya benai qeyama ile birlikte yaşamak, kadınlar söz konusu olduğunda kadın diyakos, erkekler söz konusu olduğunda erkek papazlar olmaksızın toplantılara katılmamak zorundadırlar.” Segal, age. s. 185

[32] Rahiplerin beslenme rejimleri, yaklaşık olarak beşinci yüzyılda yaşamış olan Rabula tarafından tesis edilen diğer kurallar içerisinde şöyle ifade edilir. “ Hasta olmadıkça et yeme ve şarap içme iznine sahip değillerdir. Hasta olduklarında da bunlardan ölçülü olarak alabilirler.” Segal, age. s. 184, “ Uygun kıyafetler giymelerini, beyaz keten elbiseler kullanmamalarını, s. 197, teslimiyetin ifadesi olan siyah elbiseler giyinmeleri” s. 324, belirlenen kurallar arasında yer alır; Atiya, age. s. 76

[33] Mehmet Çelik, Süryani Kilisesi Tarihi, Yaylacık Matbaası, İst. 1998,  s. 61, Bkz. dip not. 155; 83, İst. 1987; Gregory Abu’l-Farac, Abu’l Farac Tarihi, çev. Ö. Rıza Doğrul, T.T.K. yay.  s. 54, Ank. 1999

[34] Öztürk, age. s. 97, Manastırlarda uzlete çekilmiş rahipler kalıyordu. Manastırlar bazen uzun yolculuklar esnasında konaklama yeri, bazen tedavi merkezi olarak kullanılmıştır. Hatta Müslümanların Hıristiyanlarla yapmış oldukları ilk dönem anlaşmalarında, “Müslümanların yolculukları esnasında güzergâhları üzerinde bulunan manastırlarda kalmaları ve üç gün boyunca misafir edilmeleri şeklinde maddelerde bulundurulmuştur. Bununla da, iki inanç topluluğunun tanışması ve karşılıklı ilişkilerin geliştirilmesi amaçlanmıştır. Aynı eser, s. 137

[35] Çelik, age. s. 112

[36] Brock, agm. ss. 133–135

[37] Sümer, age. s. 42

[38] Papaz Gabriyel Akyüz’ün vermiş olduğu bilgiler. 2005, Kırklar Kilisesi, Mardin

[39] Akyüz, Tüm Yönleriyle Süryaniler, ss. 234 – 237

   

MANASTIR

 
VAKIF

MANASTIR

 

METROPOLİTLİK

PATRİK

GÜNCEL-MALİ B.

 

İLETİŞİM
Deyrulzafaran Manastırı -
Mardin / Türkiye
Tel: +90 482 208 10 61- 62
Faks: +90 482 208 10 63
E-Mail:
info@deyrulzafaran.org
Tasarım : Faruk Güneş
Bu site ; Mardin Süryani Kadim Deyrulzafaran Manastırı ve Kiliseleri Vakfı Resmi Tanıtım Sitesidir. Başka kurum ve kuruluşların görüş ve fikirlerini yansıtmaz.